İLK GÜN
Eylül sonunda on günlük bir Londra gezisi benim için çok yararlı oldu. Mimarisi,şehirciliği,kültürü İstanbul'dan çok farklı bir şehre gitmek güzel bir deneyimdi.
Sabah ilk programım eski Londra Kulesinden başlamak oldu.Kulenin girişinde tarihini anlatan panolardan bilgiler topladım. Kulenin yapımına 1078 yılında Kral William tarafından başlatılmış. Fransa'dan gelen cear taşlarıya yapımına başlanan yapının mimarı piskopos Rochesterdir. Başlangıç amacı bir kule,kraliyet sarayı,saray suçlularının tutulacağı bir tutukeviymiş. Bu.Bu komplekste aynı zamanda idam ve işkence merkezi,cephanelik,devlet hazinesi,hayvanat bahçesi,darphane ve gözlem evi bulunmaktaydı.Kulenin bir diğer amacı da şehri yabancılardan korumak olmuş.
Metrodan indiğimde karşımdaki kulenin hendeklerinin kırmızıya boyandığını zannettim. Daha yakınına gidince bunlarının her birinin seramikten yapılmış kırmızı gelincikler olduğunu gördüm. Bu gelincikler Britanyanın I.Dünya Savaşının 100.yılını anmak üzere konmuş. Her bir gelinci savaşta ölen askerleri temsil ediyormuş.
i gezmeye sağ taraftan Times Nehrinin paralelindeki surlardan başladım. Bütün kuleyi surların üstünden dolanarak gezdim. Surlara çıkan merdivenler çok dar ve basamaklar yüksekti.Surlar beni oda şeklindeki kulelere götürdü.Bu küçük odacıkların her birinin farklı bir amacı varmış. Odaların girişinde önceden ne için kullanıldığı hakkında bilgi yazıyordu. bu odalar taş bir şömineyle ısıtılıyormuş ve hepsinde dikkatimi çeken küçük pencereler oldu. Bu pencereler küçük ve dardı. Bunun sebebinin güvenlik olduğunu düşündüm. Kuledeki turumu tamamladıktan sonra surların çevrelediği bahçeye indik. Buradan kraliyet mücevherlerinin sergilendiği binaya gittim. Benim gibi bütün ziyaretçilerin dikkatini çekmiş olmalı ki çok kalabalıktı. Tarihi hissedebileceğim bu binalarda kraliyet ailesine ait taçlar ve çoğunluğu Hindistan'dan getirilmiş değerli taşlardan yapılmış mücevherler sergileniyordu. Kraliçenin taç giyme töreninin videosu duvarı yansıtılmıştı ve hemen yanında orijinal tacı sergileniyordu.
Kulenin tamamını gezmek ütün günümü aldı.Yorgunluğumu surların çevrelediği geniş bahçede oturarak attım. Bu sırada etrafımdaki bu taş yapılar beni çok daha fazla etkiledi.
İKİNCİ GÜN
İkinci gün birçok müze ve üniversitenin toplandığı Royal Albert Hall'a gitmeye karar verdim. Bu bina mimarisiyle dikkat çekiciydi. Bu bina bir konser binası. Dünyanın en büyük yıldızları burada konser vermiş. İçeriye girdiğimizde salonu gezmemiz için tura katılmamız gerektiğini ve saatini kaçırdığımızı öğrendik. Bu yüzden binanın etrafında dolandım. Bina dışarıdan oldukça gösterişli. Çoğunluğu tuğladan yapılmış eski bir bina. Binanın arkasında küçük bir meydan var. Bu semtte oturanlar meydanda toplanmıştı. Bu meydan ve çevresindeki yapılar da tuğladan yapılmış.
ÜÇÜNCÜ GÜN
Bu semtte bulunan ve Albert Hall'e çok yakın olan Victoria and Albert Musuem'e gittik. Bu bina girişinden başlamak üzere beni etkiledi. Girişinde çok büyüleyici bir lamba ziyaretçileri karşılıyor.
Binanın sergi alanlarına uygun bir
şekilde tasarlandığı çok belli çünkü insan rahatlıkla dolaşıp ,sergileri gezebiliyor. Sanat eserlerinden rol çalacak ve göze batacak hiçbir şey olmamasına rağmen bu kadar etkileyici olması çok ilginç.Zaten bu bina tasarımcılar ilham bulacağı ve öğrencilerin faydalanacağı ürünleri sergilemekmiş.
DÖRDÜNCÜ GÜN
BEŞİNCİ GÜN
Londra'nın renkli ve sevimli semtlerinden biri olan Notthing Hill izlediğim filmden sonra da çok merak ediyordum. Gitmek için cumartesi gününü seçtim çünkü bu renki yer cumartesi günleri güzel bir antika ve semt sebze meyve pazarına kapılarını açıyor.Metrodan indikten sonra kalabalığı takip edip sokağı bulmam kolay oldu. Zaten kozmopolit bir nüfusa sahip olan semt cumartesi günü tam bir curcuna olmuştu. Yerli halk ve turistler Portobello pazarına akmıştı.Semtin Arnavut kaldırımlı,dar ara sokakları ve zengin bir dekorasyona sahip viktorya tarzı sıra evleri de mimari bakımdan çok zengindi.Çoğunluğu yanyana evlerden oluşan sakin sokakları,kafelern kendine özgü tarzları burayı özel ve güzel kılmış. Bütün antika dükkanlarını ve özel pasajları gezmem çok fazla zaman aldı.Yağmurun inmesini beklemek ve yorgunluğumu gidermek için klasik bir ingiliz kafesine oturup dışarıyı izledim.
ALTINCI GÜN
Listemin yavaş yavaş sonuna yaklaşırken altıncı gün yolum Coventgarden'a düştü. Bir zamanlar eski ambarlar ve özenli sokaklardan oluşan bu bölge meyve sebze satıcılarıyla dolarmış. Eskiden akşam saatleri hareketli olan semt artık günümüzde çok popüler. Bana da bu semt çok değişik ve eğlenceli geldi. Her türden sokak göstericileri hünerlerini sergiliyordu. Bir turist için gerçekten çok hareketli ve kendine özgü bir yer. Buradan yürüme mesafe uzaklığındaki etnik bir bölge olan Chinatown'a geçtim. Mahallenin iki başında çin mimarisinden iki kapı vardı. Bu kapıları uzaktan görmek bile mümkün. Lokantaları ünlü bu semtte çinliler olduğu kadar her milletten insan vardı.Akşamımızı bu mahallede geçirdik.
YEDİNCİ GÜN
Sabah uyanıp havanın çok güzel olduğunu görünce Hyde Park'a gitmye karar verdim. Park 17.yy a kadar kralların ava gittiği bir alanmış Daha sonra halka açılmasıyla kent sakinlerini açık alanı haline gelmiş.Parkın içinde yürürken yapay bir göl olduğunu gördüm. Mimarlık derslerimizde de konusştuğumu İngiliz bahçelerinin bu eklektik ve yapay görünümünü görmüş oldum. Bir banka oturup bu gölde kürek çekenleri seyrettim. Parkta bir de 140 yıllık bir serbest kürsü olduğunu biliyordum.Parkın içinde dolaşırken ünlü kürsüyü Prenses Diana'nın anısına yapılan şelaleyi de unutmadı. Bu şelale parka yine sonradan eklenen bir parça.Etrafımdaki insanlara bakınca insanlar içşn parkların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamış oldum.Kentli için bir nefes alma veya bir kaçış olduğunu gördüm. Dinlenmiş ve temiz hava solumuş olarak akşamı Picadilly meydanına ayırdım.
SEKİZİNCİ GÜN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder